Hikâyeler

Sır

Yüreğim usulca fısıldamıştı sırrını gözlerime. Aklım kulak kesilmişti de yine de duyamamıştı ayak seslerini. Kimseler bilmiyordu kuytularda gezeni. Kıvılcımlardan kimsenin haberi yoktu. Gözlerim dilini tutamadı.
Dilim söylemekten yanaydı, yüreğim susmaktan. Dilim söylemeye kalktığında yüreğim kelimeleri saklıyordu, görünmez oluyordu bütün sözler. Ağyâre ne hacetti, dile düşmenin âlemi var mıydı?.. Gözlerim dilini tutamadı.
Kalbim mühürlüydü nicedir. Nereden bulundu bu davetsiz misafir de kapılar aralandı? Serseri kalbim!.. Ben sana kuytularda gezme dememiş miydim? Gecenin rengi tehlikelidir dememiş miydim? Sakın kapını açma, hırsızlara aldanma dememiş miydim?
Ey davetsiz misafir, sen benim hayatımın hiçbir yerinde değildin ki. Benim dünyamda sana hiç benzemeyen başkaları vardı. Sen nereden çıkıp geldin apansız?
Ne bir ağacımız vardı adımızı kazıdığımız ne bir şarkımız vardı dinlerken efkârlandığımız…
Hiç biri yoktu. Sen var mıydın? Gerçek miydin?..
Kalbim nerede buluşmuştu gözlerinle? Nerede sözünü unutmuş, yeminini bozmuştu?
Ne zamandı yolunu kaybettiği an? Ah, ne yaman zamandı?.. Aklın kapılarını kapatıp kalbin kapılarını açan zaman.
Acemi bestekâr kalbim. Her vuruşuna adını yazmış. Her notaya tek ses olur mu? Söylese sen, dinlese sen olasın istiyor. Sonra susuyor kıskançlıkla. Ya adın dillere düşerse?..
Dilim çağıldak sular sesinde her şeyden söz ediyor, içinde sen gizlisin, kimseler bilmiyor. Ne tehlikeli oyun!
Sus kalbim demiştim, sakın söyleme! Gözlerim, geveze kuşlar gibidir.
Dışımda başkaları vardı ve sen yoktun. İçimde gittikçe büyüyen bir mutlu sancı… Nasıl büyüktü ve ah, nasıl ağırdı misafir… Ve nasıl korkulu düşlere gebeydi göz pınarlarım.
Gizlenebilir miydi bu kıymetli mücevher? Parıltısı her yanımdan taşan bu ışık, göz kapaklarımın ardına saklanabilir miydi?
Issızlara kaçma merakım bundandı. Baksalar göreceklerdi, sussalar duyacaklardı çağlayanımı. Bahaneye bakıyordun, taşacaktın içimden.
Bir gün…
Adın işitildi bir başka dudaktan.
Öylesine bir sohbetti, sıradan ve gereksiz.
Yârdan haberler veriyordu ağyâr.
Bir yağmur damlasına dolanıp düştün gözümden.
Nafileydi kirpiklerimin telaşı…
Gözlerim, dilini tutamadı.
09.03.2005 – 02.10

—————

Çerağan Vakti

Hava kasvetli bulutlarla yüklüydü. İçim sıkılıyordu. Gökyüzünün kurşun rengi dört yanımı kuşatmıştı. Bunalıyordum. “Işığım giderek azaldı. Nedir bu, tepeden tırnağa büründüğüm karanlık? Bunalan başımı teknem serinletir ancak” diye düşünüyordum. Şimdi “Bismillah”la kâğıdını kaldırmalıydım. Kitrenin kıvamını yoklamalı, ödün ayarına bakmalıydım. Suya bir damla kırmızı düşmeli, genişlemeli, sonra hafifçe toparlanıp muhayyel kalmalıydı suyun yüzünde. Dokunsan bozulacak, öyle kuvvetsiz, öyle sahipsiz, kimsesiz…
Kurşun rengi bulutlar bir anda yağmura dönüştü. İri, hırçın damlalar telaşla birbirini kovalıyor; bahçedeki cılız bitkiler kırbaç yemiş gibi sarsılıyor; birbirine tutunmaya çalışan çimenler hengâme arasında eziliyor, üst üste yığılıp yerlere yapışıyordu. Kütüphanenin camlarındaki buğu, tabiatı nemli bir tül perde ardına gizlemiş, etraf netliğini yitirmişti. Parmağımla çizdiğim kalın paralel çizgilerden kendime ufacık bir pencere açtım camda. Ufacık bir pencere… Çılgın yağmur damlalarının, ezilen çimenlerin, çırpınan yaprakların sığdığı ufacık bir pencere… İçerde buharlı bir sıcaklık vardı, üşümüyordum, hatta yağmura çıkmak, bunalan başımı serinletmek istiyordum.
Varka ve Gülşah…13.yy.da bir aşk hikâyesi. Muaviye zamanında yaşamış olan bahtsız bir Arap şairinin hayatından ilhamla yazıldığı söyleniyor. “Niye bahtsız?” diye düşünüyorum. Sevdiğine kavuşamamış bile olsa, âşık olabilen adam serapa bahttır, talihtir. Her başa konar mı o devlet?
İçindeki yetmiş bir minyatür mühim. 13.yy… Savaş sahneleri, özellikle atların muhtelif hareketlerini yansıtan minyatürler…
Ben Varka ile Gülşah’ı merak ediyordum. Dışarıda yağmur alabildiğine şiddetli… Küçük penceremin buğulanmasına izin vermiyordum.
Benden geriye ne kalacak? Yedi yüzyıl sonra… Acaba birileri, belki benim gibi başı dumanlı biri, benim hayatımı merak edecek mi?
Artık minyatürler çağında değiliz. Artık sürat çağındayız. Sabah tanışıyor, öğlen sırılsıklam âşık oluyoruz ve gece, eskittiğimiz aşklar tarih oluyor. Fast food gibi her şey. Soğuyunca tadı kaçıyor.
Soğuyunca tadı kaçmayan aşklar da var mıdır? Nakkaşlarla beraber sararmış sayfaların arasında mı unutuldular?
Yedi yüzyıllık tarihlere geçmek güzel olmalı… Bir nakkaş bulmalıyım kendime. Ya çizilmeye değer güzellik ve unutulmayan aşk nerede? Olsun, yine de…
Nakkaş beni de çizsen…. Böyle parmağım cama kalın bir çizgi çizmek üzere uzanmışken, dışarıda yağmur yağıyorken, yüzüm tarihe geçmiş sevdalara hayret nidalarında, gözlerim çırpınan çimenlere dolanmış, aklım başımı böyle terk etmiş…
Nakkaş, sen hiç merak etmedin mi sanki Gülşah’ı?.. Minyatürleri çizerken seni güden tek amacın hareketleri değerlendirmek olduğunu söylüyorlar. Gözlem gücünü göstermenin yanında bu eğri çizgilerdeki dolaşık hareket… Aşkın baş döndüren gücünü mü göstermek istedin? Senin Gülşah’ın kimdi?
Önümde minyatür notları, gözüm yağmurda, aklım bir Varka’da bir Gülşah’ta iken…
Seni gördüm.
Ben sana bakmıyordum ki. Sen, bakışlarınla gözlerimi pencereden çekmiş, kendine döndürmüştün. Bana bakıyordun. Kabahat bende değildi. Ben sık sık buraya gelir ve eğer boşsa muhakkak pencere önündeki bu masaya otururum. Her gelişimde bu pencereden dışarıya bakar, köşedeki erguvan ağacı da çiçeğe durmuşsa hele, minyatür sayfalarını açık tutarım önümde, sararmış sayfa güzelleri gün yüzü görsün diye. Sen de nereden çıktın? Kabahat hiç “ben” de olmazdı ki zaten. Bir bahane her zaman bulunurdu.
Sen Varka mıydın?.. Ben Gülşah olmalıydım. Hani ya nakkaş neredeydi? Üç aylık beyaz kedi yavrusunun ense tüyünden yapılmış fırçalar, perşomen kâğıtları nerede? Aharlar hazırlandı mı, mührelendi mi kâğıtlar? Altınlar ezildi mi?.. Kırmızılar, sarılar, yeşiller, morlar, maviler…
Bir Varka ya da bir Gülşah olmak yetmezdi ki yedi yüzyıllık tarihlere geçmeye.
“Göz gördü, gönül sevdi seni ey yüzü mâhım/ Kurbanın olam var mı benim bunda günahım?” mı diyecektin? Sana bakıyordum, bana bakıyordun. “Çıkma” mı teklif edecektin yoksa kütüphanede bir kerecik gördüğün, belki Gülşah zannettiğin bu kıza. Sen Gülşah’ı biliyor muydun ki?.. Sen Varka mıydın ki?..
Ya aşk neredeydi? Baskınlar, kaçıp kovalamalar, ölüm var- dönüş yok sevdalar, ser verip yâr vermeyen âşıklar…
Daha nakkaş bile yoktu ortalıkta. Şimdi kameralı cep telefonları vardı. Üç aylık beyaz kedi yavruları logo olarak cep telefonlarına indirilebilirdi. Zer nişanlar, zer efşanlar, yıllanmış kitap yapraklarının arasında unutulmuştu.
Büyülü bir dünyaydı onlarınki. Yağmurlu bir gecede adı “Aşkın oğulları” olması gereken bir kabilede aynı anda iki çocuk doğuyordu dünyaya. Tam yağmur toprağa kavuşurken, tam kavuşma fırtınaya dönüşürken; bu kapkara geceye çerağan vakti geliyordu. Gurbet yolculuğuna çıkmış iki bebek, birbirlerinden başka kimse yok sanmış olmalıydılar yeryüzünde. O kabile, o fırtına… Duydukları ilk ses, çılgın yağmur damlalarının sesine karışan diğerinin çığlığı olmalıydı… Ne yapsın yavrucaklar? Aşkın karşısında onların gücü neydi ki?
Yerinden kalktın. Bana son defa baktın. Kitaplarını topladın.
Aşk nasıldır? Nasıl yakar kül eder? Nasıl iki bedende tek ruh olunabilir? Onca savaş, onca kan ve gözyaşı. Aşkın bedeli ağır mıdır? Nakkaş mıdır onları ölümsüz kılan, aşk mıdır?
Gülşah güzel bile değildir belki, Varka yakışıklı… Gören gözdür onlara kıymet biçen. Bahası, göze göre değişende kıymet var mıdır?
Yedi yüzyıl sonraya kalan sade aşktır o zaman. Lakin aşk, nerededir şimdi, bu yüzyılda?..
Biliyordum. Ne sen Varka idin ne de ben Gülşah. Yedi yüzyıl sonra merak edilecek bir şey de olmayacaktı. Nakkaş da hâlâ görünmüyordu. Ya dest-i senginde boya ezmekle meşguldü ya Hint’ten Semerkant’ ten gelecek kâğıtları bekliyordu. Bana ilk defa ne zaman baktığını da bilmiyordum. Bana bakıp bakmadığını bile bilmiyordum. Sen var mıydın? Ya ben?.. Ne kasvetli hava ve ne muammalı sorulardı bunlar.
Ufacık pencereme geri döndüm. Yağmur da dinmişti zaten. Çimenler ayağa kalkmaya çabalıyordu. Yapraklardan hala sular damlıyordu. Birazdan, bulutların etrafına altın tahrirler çeken güneş boy gösterirdi. Dâmenini sürüyen güzeller sararmış yapraklara geri dönmeliydi. (Görmedim sanmayın Levni’nin kadınları, bahçeye, benim açtığım pencereden birer birer süzüldüğünüzü. Böyle çipil çipil suların ortasında ne işiniz var? Bir eliniz yaşmaklarınızda, diğer elinizde gül…)
Varka da Gülşah’ı atının terkisine atıp… Ölmesi mi lazımdı, yeniden dirilmesi için? Yeterince kavga verilmişti aşk uğruna…
Aşk var mıydı bu yüzyılda? Kavgalar güç için, iktidar için verilirken ve dahi sevdadan yana kimselerin kavgası yok iken, aşk, var mıydı?..
Olmalıydı!
Ebru teknemde her damla kendine bir yer açıyordu. Kırmızı aşktı, sarı neşe. Mavide sonsuzluk gizliydi, yeşilde huzur. Mor esrarıydı aşkın. Ya hasret? Siyah olmalıydı, is mürekkebi renginde.
Her damla kendine bir yer açıyordu. “Zerre zerre her biri yalnız”dı. Yine de kâğıda aşkın ahengi yansıyordu.
“Oturabilir miyim?” dedi fısıldayan sesin. Öne doğru hafifçe eğilmiştin. Elindeki kitapları masama bırakmak üzereydin.
Açtığım ufacık pencereden kütüphanenin nemli sıcaklığına geri döndüm. Levni’nin kadınları, sayfalarına kaçarken, dudaklarıma eteklerindeki sarıdan biraz tebessüm bulaştırdılar. Çerağan vakti ışıltısı…
Seni bekliyordum.
Sen Varka mıydın?.. Ben Gülşah olmalıydım.
Haydi artık nakkaş!..
2004