Denemeler

GÜL SEVEN ADAM

Kocaman bir bahçe içindeki minnacık bir evde yaşıyorlardı. Belki ben küçük olduğumdan bahçe o kadar büyük görünüyordu gözüme. Belki ev de minnacık değildi. Ev, sadece çiçekli perdeleri ve işlemeli kırlentleriyle yer etmiş hafızamda; ama bahçe, hatıralarımın bahçesi… Arka bahçedeki vişne ağacının altına masa hazırlanırdı. O, iş çıkışı, bütün yorgunluğuna rağmen, mutlaka bahçeyi sulamaya çıkardı, ben de yanında.
Bahçenin arka tarafında meyve ağaçları ve sebzeler, ön tarafında güller yer alırdı. Güllerin her birinin bir adı vardı, ne yazık hiçbirini hatırlamıyorum; fakat güllerin renkleri, kokuları capcanlı duruyor hafızamda. Kırmızının, pembenin, sarının tonları, beyaz güller, kadife yapraklılar, bordolar, siyah tomurcuklar… Siyah tomurcukları günlerce merakla izlediğimizi hatırlıyorum. Siyah gül elde etmeye çalışıyordu. Güllere aşılar yapıp farklı renkler elde ediyordu. Renklerin farklı tonları, bunların kendine has kokuları… Hiç bitmeyecek zevkli bir uğraş, daha ziyade aşk derecesinde bir gül sevgisi.
Onlara bakarken, tek tek her biri ile ilgilenirken, her bir yapraktaki, daldaki, çiçekteki en küçük değişikliği fark eden dikkati, onların dünyasından biri gibi gösterirdi onu bana. Sanki güllerden biri dile gelmiş konuşuyordu yanıbaşımda, anlatıyordu: “Bak bunun tohumu Fransa’dan geldi. Bununla şunu aşılayıp şu renkleri bulacağım. Kokusunu tahmin et bakalım. Sence nasıl kokacak? Nasıl görünecek? Biraz daha kal burada. Birlikte bekleyelim aşı tutacak mı?..” Nasıl heyecanlanırdı… Fransa neresiydi bilmezdim. Uzak, çok uzak, masal ülkeleri kadar uzak olmalıydı. Belki Kafdağı’nın ardıydı. Sıradan bir yer olamazdı onu bu kadar heyecanlandıran tohumların geldiği yer. Güllerden örülmüş, gül kokulu bir hayat… Kapının önünden geçip de başını çevirip bahçeye hayranlıkla bakmayan hiç kimseyi hatırlamıyorum. Bazılarıyla kapı önünde sohbet edilir, daha ilgililere bahçe gezdirilir, çok hatırlılara bir demet hazırlanırdı güllerden. Bilirdim kesilen güllere içi giderdi. Demetle birlikte yüreğinden de bir şeyler verirdi muhatabına.
Sonra o ev satılıp kaloriferli başka bir eve geçildiğinde nasıl da üzülüp kahırlanmıştım. O, o bahçenin dışında yaşayabilir miydi? Ya güller?.. Onun ihtimamı olmadan onlar da yaşayamazdı. İlk karşılaşmamızda gülleri sordum. Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesine bağışladığını söyledi. Her birinin fotoğrafını çektirip asmış salonuna. Artık gözleriyle konuşuyordu onlarla besbelli.
İlk kitabım ondan armağandı. Emile Zola, Nana. Bir gazeteden kupon kesip biriktirmiş benim için. Okumayı seviyordum, biliyordu.
Bugün vefat haberini aldım. İçimdeki en nadide güllerden biri, herhalde siyah olanı, kırılıverdi; savruldu yaprakları tek tek gözyaşlarımla. Gül seven adam, bir “Kadir Gecesi”nin gündüzünde yürüyüvermişti bir gül bahçesine.
Adı Osman Saraçoğlu idi. Mekânı gül kokulu cennet olsun.
06. 09. 2010
05.23
Burdur
———————

İstanbul’da Ölüm

Bir gün ansızın çıkıp gideceğim bağrından İstanbul.
Dalından düşen bir yaprak gibi…
Ardımdan bir salâ okunacak, ben duyacağım,
Kalabalıklar, duymayacak öldüğümü.

Boğazın maviliğine karışmayacak bakışlarım.
Rüzgâr, sesimden renkler taşımayacak ufuklara.
Belki bir yorgun kaldırım arayacak ayak seslerimi
Bir vefalı çiçek, gözlerimle öptüğüm.
Belki bir yalnız ağaç, dalıp gidecek uzaklara,
Kuru bir yaprak gibi sessiz, sedasız,
Düşeceğim toprağa.
Kimseler bilmeyecek öldüğümü.

Ah, İstanbul!
Ne kolay unutacaksın beni.
Ne çabuk silinip gideceğim hatıralarından.
İşte, ölmüşüm; ölmüşüm, var mı bunun ötesi?
Ölmüşüm işte!
Masamda bomboş kalmış kahve fincanım.
Terliklerimde ayaklarımın şekli bomboş duruyor.
Yıkanacak çamaşırlar kirli kutusunda.
Issızlık, evimin her köşesinde kış uykusunda.
Planlarım, yapılacak işlerim, hayallerim,
İşte ölmüşüm,
Haberi yok kimsenin.

Haydarpaşa- Karaköy vapuru yine seferde.
Yine Boğaz’da bir deli çalkantı,
Martılar çıldırmış.
Haliç’te bir olta, benden habersiz,
Kendini suya vurmuş
Bir türkü söyleniyor uzakta:
“Var git ellerin yâri.
Sen bana yar olmazsın.
Yüzüme gülme bari.”

Ah, İstanbul!
İşte öldüm, bildin mi?
Hani bir gün Emirgan’da çay içmiştim.
Sultanahmet’te kuşlara yem atmıştım bir gün,
Mısır Çarşısı’na gitmiştim.
Sahaflar’da eski kitap kokularına takılmıştı aklım.
Islak bir cami avlusunda,
Koyu bir çınar gölgesine sığınmıştım.

Ah, İstanbul!
Bildin mi beni?
Hani sende yaşamıştım bunca yıl?
Mısralar yazmıştım Boğaz’ın dalgalarına.
Yedi tepene sevdalar bırakmıştım.
Yağmurlarına karışmıştı gözyaşlarım,
Kahkahalarım rüzgârlarına.

Ben ölünce üşüdü mü sol yanın İstanbul,
Yokluğumu duydun mu?
Benim yerime çabucak
Başka bir sevdalı buldun mu?

“Bileydim ayrılık var.” diyorlar.
Bilemedim.
İstanbul,
İşte öldüm.

Şimdi söyle İstanbul
Kim çözecek bu düğümü?
Kim gördü ki beni yaşarken?
Kim bilecek öldüğümü?

Asuman Şenel
18. 02. 2007- 00.05
Burdur

————

Söz Önemlidir

Söz önemlidir, özeldir, bir dilden bir yüreğe emanettir söz. Belki bunun için denilmiştir: “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Bal ile yağ ide bir söz”
Ama söz unutulur, unutulan her şey gibi uçar gider. İzi derinlerde yazılı kalsa da söz bulut gibidir. Yağmurunu bırakır gönlümüze geçer gider. Bir gözyaşı gibi akar içimize. Yazı yetişir burada imdada. Yazarız, unutulmasın diye sözlerimiz.

İçeriği paylaşın: