SARAYBOSNA

Mostar’dan Saraybosna’ya (Sarajevo) tren seferlerinin saatleri uygun olmadığı için otobüsle dönmeye karar verdik. Otobüsler hem eski ve rahatsız hem de tren ücretlerinin iki katından daha pahalı, üstelik yolculuk da daha uzun sürüyor. Yol güzergâhındaki manzara ise yine eşsizdi. Bosna hafızamda nehirleri ile kalacak, ne kadar güzel bir coğrafya, bakmaya doyum olmuyor.

Saraybosna’da Omar karşıladı bizi. Kalacağımız yere götürdü. Bir evin avlusuna yapılmış müştemilat gibi bir yerdi. İki oda yapmışlar, ayrı ayrı kiraya veriyorlar. Hem Visoko’da hem Mostar’da kaldığımız yerlerden çok memnun kalmıştık, Saraybosna’da pek memnun kalmadık, gerçi evde de hiç durmadık, hep dışardaydık.

Saraybosna Bursa’ya çok benziyor. Meşhur Latin Köprüsü’nün arkası Bursa Tophane’yi andırıyor. Bu Latin Köprüsü 1. Dünya Savaşının başlamasına neden olan olayın yaşandığı yer. Habsburg Arşidükü Franz Ferdinand ve eşi Sophie’nin Sırp asıllı bir suikastçı tarafından öldürülmesi, güç ve çıkar çatışmaları nedeniyle zaten savaşa hazır olan devletler için ateşi yakan bir kıvılcım olmuş, savaş sonuna kadar yaklaşık 10 milyon insan ölmüş, 21 milyon insan da yaralanmış.

Miljacka nehrinin üzerinde pek çok köprü var, en meşhuru Latin Köprüsü. 1. Dünya Savaşının başlangıcına ev sahipliği yapan Saraybosna’da 2. Dünya Savaşı anısına da 6 Nisan 1946’da sönmeyen bir ateş yakılmış. Ferhadiye Caddesi üzerinde bulunan anıt önündeki ateş hiç söndürülmüyormuş.

Bu kadar acı dolu deneyimden sonra 1992, 93, 94 ve 95’te bütün dünyanın gözleri önünde, birleşmiş milletlerin gözetiminde, Bosna’da yaşanan soykırıma, vahşete insanlık nasıl seyirci kaldı, anlamak mümkün değil. 110 000 insanın öldüğü, 2 milyon kişinin evini terk ettiği bu savaş tam bir insanlık dramı. Bütün Bosna kocaman bir kabristan gibi göründü bana. O kadar çok şehit kabri var ki… Aliya İzzet Begoviç de böyle bir şehitlikte şehitler arasında yatıyor. Kabrinin önünde hilal şeklinde bir havuz var. Allah hepsinin mekânını Cennet eylesin.

Şehitliğin üst kısmında şehre nazır bir çeşit kale var. Oturup bir şeyler içebilir, Saraybosna’ya geniş bir perspektiften bakabilirsiniz.

Şehitliğin yukarısındaki tepeden inerken TİKA tarafından restore edilmiş harika bir Mevlevi Tekkesi ile karşılaştık, ancak kapalı olduğu saatlere tesadüf ettiğimizden gezmemiz mümkün olmadı. Bahçesinde yine sarıklı mezar taşlarının bulunduğu eski mezarlar vardı.

Saraybosna’da Başçarşı bizim kapalı çarşıların açık olanı. Bir yanında meşhur sebilin yer aldığı Başçarşı’da çok sayıda Türk’le karşılaşmak mümkün. Başçarşı, 15.yüzyılda Bosna Sancak Beyi İsa Bey tarafından yaptırılmış, daha sonra Gazi Hüsrev Bey‘in katkılarıyla büyümüş. Başçarşı’nın sembolü olan “Sebil” Vali Hacı Mehmet Paşa tarafından 1753 yılında, İstanbul’daki çeşmelere benzer şekilde yaptırılmış.

Başçarşı yakınında bir Konyalı restoran mevcut. Baklava olarak sunulan tatlının bizim baklavalarla uzaktan yakından alakası olmadığını söylemeden geçemeyeceğim. Bosnalılara baklavamız, en azından bu mekânda, doğru tanıtılmıyor. Başçarşı’da hem alışveriş yerleri hem de yeme içme mekânları mevcut. “Sevda Kahvesi” adlı bir kafe, yorulduğumuzda gidip dinlendiğimiz şirin bir mekândı. Kahveyi aşağıdaki resimde görüldüğü şekilde servis ediyorlar.

1531 yılında Bosna Sancak Beyi Gazi Hüsrev Bey tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan Gazi Hüsrev Bey Camii de Başçarşı’da uğrak yerlerimizden biri oldu. Bosna Savaşı sırasında hasar gören cami 1996 yılında aslına uygun olarak restore edilmiş.

Latin Köprüsü yakınlarında adı “İnat Evi” olan çok şirin bir yer var. Sahibi bir istimlak çalışmasına direnip evini vermediği için bu şekilde adlandırılmış. Şimdilerde restoran olarak hizmet veriyor. Kahve içmek istedik ama yemek yemeyene kahve servisi yapmıyorlarmış, gerçekten adını hak ettiğini düşündüm.

Saraybosna’da pek çok tekke var. Muhtemelen bunca acıdan sonra insanların ayakta kalmasına yardım ediyor bu tekkeler. Muharrem ayı başlarında Saraybosna’daydık. Bir akşam namazında kaldığımız yerin yakınındaki bir camiye gittiğimizde Rufâi bir grupla karşılaştık. Akşamla yatsı arasında zikir yapıyorlarmış. Aynı günün yatsı namazında da bir Kadiri tekkesindeydik. Zikir çok etkileyiciydi. Muharrem ayında 10 gün süre ile aralıksız her gece zikir varmış. Bu Kadiri tekkesi hakkında başka bir yazı yazmak istiyorum, bu nedenle fotoğraf çekmek için izin istedim. Ertesi gün saat 11 için sözleştik. 11’de oradaydık fotoğraf çekebilmem için tekkeyi açtılar. Muhteşem bir yer, yazımda anlatacağım için burada bahsetmiyorum ancak o gün ben fotoğraf çekerken bir başka bey geldi, bizimle konuşmak istedi. Çekimden sonra çay içip sohbet ettik. Pakistanlı bir şeyhmiş. Buraya ulema ile görüşmeye gelmiş, 30 000 müridi varmış (doğru anladıysam) müritlerinin de müritleri varmış, sayı hayli kabarık. Biz, ömrümüzde kaç tane şeyh gördük ki, karşısında gayet edepli, diz çökmüş oturuyoruz, Pakistanlı şeyh, ayaklarını uzatmış, yayılmış, babasının, dedesinin de şeyh olduğunu anlatıyor, bizi Lahor’a davet ediyor. Biz de babadan oğula geçen şeyhliğin bu kadar olabileceğini düşünüyoruz ve içimizden bir ses “edep ya hû…” diyor.

Saraybosna’da gördüğümüz Yedi Kardeşler Türbesinden de söz etmeden geçmemek gerekir. Yanında cami de bulunan türbede aslında kardeş olmayan 7 kabir var. Bunlar muhtelif zamanlarda haksızlığa uğrayarak öldürülmüş ya da şehit edilmiş insanların kabirleri. İnsanlar bu kabirlerin önünde dua edip, pencere kenarlarındaki deliklerden sadaka atıyorlar içeriye, bolluk bereket getirdiğine, kazadan beladan koruduğuna inanıyorlar. Yedi pencerede yedi sadaka deliği var, bir de kapıda delik var. Gördüğüm insanların bazıları her birine ayrı ayrı dua edip ayrı ayrı sadaka atarken, bazıları da hepsine birden dua edip kapıdaki sadaka deliğine para atıyordu ama dua etmeden kimse geçmiyordu. Biz de dua ettik ve sadaka verdik. Allah kabul etsin.

Saraybosna, Mostar ve Visoko 6 güne sığar mı, sığmadı elbette. Kalbimizin bir kısmı oralarda kaldı. İçimde çağıldak sular sesinde nehirler, ille Buna ile döndüm sevgili ülkeme. Pilotumuz, “vatan semalarına hoş geldiniz” dediğinde, “son kale Türkiye” hissiyatım doruk noktasındaydı. Orada olduğum tüm süreçte iliklerime kadar hissettiğim duygu buydu. Allah güzel ülkemizi her türlü fitneden, fesattan, felaketten, kem gözden korusun, esirgesin. Biz güçlü olalım ki dışardaki tüm sevgili dostlara umut olmaya devam edebilelim.

Sevgili Bosna, yüzün hep gülsün. Sende geçirdiğim her gün çok güzeldi. Hiç ayrı değiliz aslında. Benim bir parçam hep sende olacak ve senin çağlayan nehirlerin hep kalbimde akacak. Hoşça kal… Huzurla, hayırla, sevgiyle kal… Allah’a Emanet!

İçeriği paylaşın:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir